BADAKAM: Fay Kanunu, Silivri-Saros ve Gebze-Sapanca Fay Parçaları İstanbul'un Sigortasıdır

Iğdır Üniversitesi Büyük Ağrı Doğal Afet ve Kaynaklar Araştırma Merkezi (BADAKAM) muhtemel İstanbul Depremi ve çalışmaları süren ‘Fay Kanunu’ hakkında görüş açıkladı.

BADAKAM Müdürü Dr. Mehmet Salih Bayraktutan tarafından açıklanan BADAKAM görüşü şöyle:

Kuzey Anadolu Fay kuşağının (KAF) Marmara denizinden batıya devam eden ana kolu körfezin güney kıyısı boyunca uzanmaktadır. Bu durum 17 Ağustos 1999’da bizzat depremin kendisi tarafından ortaya koyulmuştur. KAF’ın ikinci kolu körfezin kuzeyini uzaktan takip etmektedir.  Bu hat güneydekine kıyasla çok daha zayıf sismik etkinliğine sahiptir. Bu sonuç  Gebze-Silivri arasında gelişmiş önemli jeolojik yapı olan; Denizaltı Heyelanları ve Boğazın Açılması gibi iki olay ile ilişkilidir. Marmara çukurluğunun oluşumu ile eşzamanlı gerçekleşen Denizaltı Heyelanları ve Boğaz Açılması, bu kuzey kolun sismik etkinliğinde bir rahatlama sağlamıştır. Deprem tehlike risk seviyesi başlıca üç kriter esasında belirlenmelidir; aktif faya uzaklık, fayın sismik tarihçesi ve üretebileceği en büyük deprem, zeminin geoteknik zayıflığı. Bu kriterler bakımından İstanbul ile diğer şehirlerimiz mukayese edildiğinde İstanbul’un avantajları çok açık görülür.

Anadolu’da yerleşim yerleri çoğunlukla fay kuşakları üzerinde kurulmuştur. Deprem tehlike haritası ile nüfus dağılım haritası üst üste koyulduğunda % 90 çakıştığı görülecektir. Bu ne demektir? Nüfusumuzun çok büyük bölümünü aktif faylar üzerinde ve alüvyon zeminde yaşamaktadır. Üstelik bu durum genişleyerek devam etmektedir. Türkiye’yi boydan boya kat eden Kuzey Anadolu Fay kuşağında Tatvan’dan Çanakkale’ye uzanan kuşak üzerindeki şehir ve kasabalarda ne kadar deprem beklentisi varsa İstanbul’da da aynı düzeyde beklenti olabilir. Hatta daha düşük seviyelerde, İstanbul’un çok büyük bölümünde yüksek geoteknik dayanımda kaya zeminin varlığı, diğer şehirlerde olmayan çok büyük bir avantajıdır. Haramidere gibi bazı dere tabanları ve akarsu deltası gibi sınırlı alanlar dışında kaya zemin egemendir. Bu özellik Allah’ın İstanbul’a bir lütfudur. Deprem şiddetini büyük ölçüde azaltıcı etkisi vardır.

Yerleşim alanlarının çok büyük bölümünün geoteknik dayanımı yüksek kaya zeminlerden oluşması, geoteknik üstünlük, hasarı azaltan en büyük avantajdır. İstanbul muhtemel deprem hasarlarını azaltan aşağıdaki avantajlara sahiptir:

Kent alanının büyük bölümünün kaya zeminden oluşumu,

Boğaz’ın açığında (Üsküdar-Kadıköy) Marmara Çukurluğu Yamacı’na 16 km mesafede oluşu,

İstanbul’un Marmara heyelan ve fay hattı kuzeyinde yükselen blok üzerinde yer alması,

İstanbul’un KAF kuşağının Körfezin güney kıyısı boyunca uzanan Ana Fay Hattından 40 km uzakta bulunması ( Üsküdar-Çınarcık arası),

Yapıların Anadolu’daki binalara kıyasla çok daha iyi mühendislik hizmet almış olması.

“İstanbul için kıyamet senaryoları oluşturmak doğru değil”

İstanbul için kıyamet senaryoları oluşturulması, bu yönde ilgili kurumlar ve halk üzerinde psikolojik baskı yapılması, İstanbul zemininin geoteknik sağlamlığı ve ana fay hattından 40 km uzaklığı gibi avantajının göz ardı edilmesi doğru yaklaşım değildir. İstanbul bunu hak etmiyor. Ülkemizde Kuzey Anadolu Fay kuşağı içinde doğrudan fayın üzerinde ve alüvyon zeminde gelişen İstanbul dışında birçok yerleşim yerlerimiz var ve gelişmeye devam etmektedir. Gerçek yüksek risk altında bulunan Bursa, Tosya, Taşova, Niksar, Dinar, Aydın, Varto, Pütürge, Kahramanmaraş, Hatay, Erzincan, Erzurum ve Tuzluca gibi çok sayıda yerleşim yeri ve şehirler hakkında ivedilikle uyarıların yapılması gerekirken, sadece İstanbul üzerinde kıyamet koparılması, üstelikte panik psikolojisi tavrıyla baskılanmasını doğru bir yaklaşım olamaz.

İstanbul’a önyargılı yaklaşım, arazideki olumlu jeolojik gerçekleri görmemezlikten gelmenin sonucudur. Hatta birkaç milyon yapı yıkılacak ve çok yüksek can kaybı rakamları verilmesi, uygulanmakta olan yeni kentleşme stratejisini olumsuz etkileyebilir. Öyle ki, İstanbul’da çok ağır hasar ve can kaybı yapacak 7.0 nin üstünde bir depremi ısrarla bekleyen, zamanı geldi, yaklaştı, eli kulağında, ayak seslerini duyuyorum,  kapıyı çalıyor gibi ifadelerle kamuoyu oluşturan bir kesim oluşmuştur.

İstanbul’un deprem tarihinde meydana gelmiş olan (1509, 1690, 1894) üç yıkıcı depremin büyüklüğü yol açtığı hasardan hareketle en fazla 6.0- 6.5 civarında gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Kaldı ki bunların merkez üsleri de Gebze-Silivri alanı dışında meydana gelmiştir. 1894 depreminde Fatih Camisi minaresinin yıkılması 6.0 lık depremle de mümkündür. Osmanlı minarelerinin çap-uzunluk arasındaki oran (çok ince ve uzun) depremlerde öncelikle yıkılmasını sağlayacak niteliğe sahiptir. Dolayısıyla minare yıkılması mutlaka 7.0 büyüklüğünü gerektirmez. Bu üç büyük deprem arasındaki zaman aralığı  (periyotlar) ortalama 200 yıl kadardır. Bu istatistiğe bakarak bir fikir edilecek olunursa 1894 den sonra 2100 yılı muhtemel önümüzdeki deprem zamanı (bilimsel olmasa da) gibi düşünülebilir. Bu yaklaşımla değerlendirilecek olursak daha 80 yıl gibi bir süre var anlamı çıkar. Genel olarak bazı bilim adamlarımız fay hatlarında sakinlik uzun sürmüşse, büyük bir deprem vaktinin yaklaştığı gibi teoriye inanmaktadır. Örnek olarak, Kuzey Anadolu Fay kuşağı içinde, uzun bir süre deprem olmayan (sismik sakinlik) Karlıova-Yedisu arası gösterilmektedir. Bu segment de, Gebze-Silivri arası, Karlıova-Yedisu arası benzeri çok uzun süre 100 yıl, 200 yıl gibi yıkıcı bir deprem olmayabilir. Böyle bir yaklaşım her zaman, her yerde doğrulanmamıştır. Tahmin edilen süreler içinde herhangi bir deprem olmayabilir.

“Tehlike sıralaması yapılacak olursa İstanbul çok gerilerde kalır”

2006-2007 yıllarında BOTAŞ doğal gaz boru hatlarının Pendik-Ambarlı arasındaki deniz altı geçişinin geoteknik raporlaması sırasında, Pendik-Ambarlı arasında Marmara geçişinin Boğaz çıkışında heyelan yamacına (kıta yamacı gibi) yaklaştığını görüyoruz. TPAO’nun 1970-71 yıllarında Marmara denizinde petrol amaçlı yaptığı sismik kesitlerde, Marmara deniz altı heyelanlarının Boğaz çıkışından 16 km uzaklıkta ve yaklaşık 90 m derinlikte başladığı görülmektedir. Ayrıca yüksek sismik etkinlik taşıyan Marmara Fayı’nın körfez güney kıyısından geçtiğini çok net göstermektedir. Memleketin genelinde aktif fay- alüvyon zemin- sığ yeraltı suyu- yoğun yapılaşma ilişkileri üzerinde ciddi düşünmek gerekirse, ‘felaket geliyor’ yaklaşımı İstanbul için değil,  çok çok daha yüksek tehlike riskine sahip Anadolu şehir ve kasabalarımız için gösterilmelidir. Tehlike sıralaması yapılacak olursa İstanbul çok gerilerde kalır.

‘Depremle birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz’  ifadesi 1939 Erzincan depreminden beri, her depremde  tekrar edilen, bir fantezi haline gelmiştir. Hiçbir ciddi anlamı kalmamıştır. Bir ülkede yerleşim yerleri faylı vadilerde, akarsu yataklarında, yamaç molozları üzerinde, alüvyon yelpaze çökelleri üzerinde, heyelanlı arazilerde, verimli birinci derece killi-kumlu tarım toprakları üzerinde kurulmakta ise, giderek de bu şekilde yanlış zeminlerde gelişmesi sürdürülüyorsa, ülkemizde depremle birlikte daha fazla kayıp vermeyi öğreniyoruz haline gelmiştir.

‘Fay Kanunu’

Deprem zararlarını en aza indirmek, yerleşim yerleri ve büyük sanayi tesislerinin yer seçimini yapan şehir-bölge planlamacıları ve karar verici makamların, profesyonel uzmanlarca üretilmiş JEOTEKNİK BÖLGELENDİRME HARİTALARINA  uygun yapılaşma stratejileri geliştirmeleri ile mümkün olacaktır. Halen ülkemizde resmi kurumlar nezdinde AKTİF FAY tanımı, kriterleri vb. bilimsel özellikleri KANUN’la tespit edilmiş değildir. Özellikle kent alanları içinde farklı derecede sismik etkinliğe sahip kuşakların konumu, genişliği, üretebileceği en büyük deprem gibi kriterlerin standartlara oturtulması artık zorunlu hale gelmiştir. Bu amaçla bir FAY KANUNU çıkartılmasıyla, şehir planlamasında, kentsel dönüşüm uygulamalarında zeminin jeolojik gerçeklerine uyulması sağlanmış olacaktır. Günümüzde aynı fay, farklı uzmanlar ve araştırmacılar tarafından farklı şekilde (genişlik, beklenen en büyük magnitud gibi) raporlar hazırlanmaktadır. Aktif faylara ayrılacak zonun genişliği ve derecesi konusunda bir karmaşa mevcuttur. Üniversite ve Bakanlıklarca hazırlanan Fay Haritaları arasında farklılıklar mevcuttur. Olması da normaldir. Bu durumun ortadan kaldırılmasını sağlayacak, seçilmiş fay uzmanlarınca ortaklaşa kabul edilmiş kriterlerin doğru ölçülmesi ve değerlendirmeyi yapacak, dünyaca kabul edilmiş bilgisayar yazılımlarına ihtiyaç vardır. Bölge planlama haritalarında, her yerde aynı kriterlere uyulması zorunluğu getiren bir FAY kanunu deprem hasarlarını en aza indirmede çok büyük kazanım sağlayacaktır.

IÜ Haber Merkezi

  • Yayımlama Tarihi: 16 Eylül, 2020
  • Görüntülenme Sayısı: 318
Yazdır: